Armada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Armada etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Ocak 2015 Salı

Friedrichshafen: Endüstri, Çevre ve Sanatın Akılcı Birlikteliği

Geçtiğimiz Aralık ayı bitmeden, Küçük Oteller Derneği'nin, Rational ve Winterhalter firmalarının işbirliğiyle hazırladığı, Almanya bazlı bir eğitim ve tanıtım gezisine 20'nin üzerinde meslekdaşla birlikte katılma fırsatım oldu. Bu gezinin amacı, hem bu sektörde ve bu alanlardaki teknik yenilikleri öğrenmek hem de aynı lisanı konuştuğumuz ve aynı problemleri olan insanlarla birkaç günü birlikte geçirmekti...

Friedrichshafen... 
Seyahat 3 gün sürdü ve bu 3 gün içinde Almanya'yı, Avusturya'yı ve İsviçre'yi gezme fırsatımız oldu. Almanya'da Friedrichshafen'de konakladık. Konstanz Gölü kıyısındaki bu güzel şehir, pek çok zenginliğinin yanısıra bir de Zeplin Müzesi'ne sahip!

Bu gezinin en önemli kazanımları;
* Uzmanlaşmanın önemi: Gezmiş olduğumuz Rational firması neredeyse 1 yüzyıla yakındır sadece profesyonel, çok amaçlı akıllı fırın üretiyor. Winterhalter ise yine buna yakın bir süredir profesyonel bulaşık makinası üretiminde uzmanlaşmış. 
* Ar-Ge'nin önemi: Her iki şirkette de en önemli departmanların Ar-Ge departmanları olduğunu görüp etkilendik. Her iki şirketin de Ar-Ge departmanlarının ana hedefi enerji maliyetlerini düşürmek ve daha etkin ürünler ortaya çıkarmak idi.
* Çevre, Teknik ve Estetik birlikteliği: Gözümüzden kaçmayan başka bir unsur da her iki fabrikanın da bizim ülkemizdeki "fabrika" kavramından çok ötede, bir fabrikadan çok özenle tasarlanmış birer "çağdaş sanat müzesi"ne benzemeleri oldu. Bu da şunu gösteriyor ki eğer istenirse, endüstri doğayı kirletmeden ve onunla uyumlu bir biçimde üretim yapabilir. 
Winterhalter Merkezi ziyaretinden...

Rational ziyareti sırasında...

3 gün çabucak gelip geçti... 

Bütün bunları gördükten sonra Armada için kısa vadede hemen bir akıllı fırın alıp orta vadede de bulaşık makinalarımızı değiştirmeyi planladık...

 (Fotoğraflar için Sayın Gizem Karalar'a özel teşekkürler!)

17 Aralık 2014 Çarşamba

2015'e Girerken Paris'ten Bir Kesit

Galerie Lafayette,
Başaşağı Christmas ağacı!
Türkiye’de turizm potansiyeli olan kentler "yılbaşında aydınlatılmalı mı aydınlatılmamalı mı" tartışması varken, Paris’e -ki benim 13 yıl yaşadığım ikinci şehrime-, biraz iş biraz da turizm amaçlı kısa bir seyahat yaptım. İşte naçizane gözlemlerim:
  • Kentin aydınlatılması geçmiş senelerdeki kadar görkemli değil (tabii gene de İstanbul ile kıyaslanamaz). Yerel yönetimlerde bütçe kısıtlamaları görülüyor.
  • Aynı şey, büyük alışveriş mağazalarında da var. Görmeye alışılan sofistike vitrin süslemeleri ve aydınlatmalar yerine daha idareli bütçeler sarfedilmiş.
  • Alışveriş merkezleri dolu fakat insanların elindeki paketler eskisi kadar yoğun değil.
  • Bir Cumartesi akşamı saat 20.00’de taksi bulmak imkansız iken duraklarda en azından müşteri bekleyen 5-6 arabalık kuyruklar var. Avrupa’da bir ekonomik sıkıntı olduğu her halinden belli.

Les Cocaliers, Languedoc
Yiyecek - içecek: Geçen gün bu sektörden bir meslektaşım Paris’in iyi bir lokantasında alkol hariç, iki kişilik yemek için 700 Euro ödediğini, dolayısıya İstanbul’daki lokanta fiyatlarının makûl olduğunu söyledi. Ben bir Cumartesi günü Paris’in en eski ve en prestijli lokantalarından biri olan "La Tour d’Argent"da 4 kişi bir gastronomik öğlen menüsü ve 2 şişe 2005 Languedoc ​ (Les Cocaliers)​ şarabı dahil 520 Euro ödedim. Akşam olsaydı daha pahalı olabilirdi ama gene de Paris’te en iyi bir ​gastronomik ​ lokantada dahi makûl bir bütçeyle yemek yemek mümkün. Tabii her zamanki durağımız olan Mirama adlı Çin lokantasında “Ravioli aux Crevettes” çorbası ve Le Grand Colbert’de istiridye ​ve​ “Chateaubriand” yemeden de dönmedik...
La Tour d'Argent'dan Paris...


Konaklama: Bu seferki adresimiz de her zamanki gibi fiyat-kalite dengesinin mükemmel olduğu Hotel Langlois idi. ​


Kültür-Sanat: Klâsik müzeleri bir kaç kere gördüğümüz için Georges Pompidou’da Jeff Koons’un sergisini ve Frank Gehry’nin Louis Vuitton Vakfı için yaptığı Boulogne Ormanı’ndaki mimari şaheseri ziyaret etme fırsatı bulduk. Hava sıcaklığının -1 derece olmasına rağmen her iki etkinliğe de 1 saat kuyrukta bekleyerek girebildik. Bu da bu tür etkinliklerin şehir turizmine katkılarının ne kadar önemli olduğunun bir göstergesiydi.

Frank Gehry'nin eseri yapı hakkında geniş bilgi şurada! Arkada Karabey'ler, önde Müjde Mısırlı Zoto....

23 Aralık 2011 Cuma

2012'ye Girerken...


2011 yılı, İstanbul’daki turizm sezonu için olabilecek en iyi yıllardan bir tanesiydi... 

Burada, gerek talebin yükselen bir trendde olması gerekse yıllardır hareketsiz olan dövizin yukarı tırmanmasından dolayı özellikle konaklama sektörünün yüzü güldü. Ancak unutulmaması gereken bir şey var! O da ürünümüzün % 60’ını pazarladığımız Avrupa’nın ve % 30’unu pazarladığımız diğer batı ülkelerinin aynı yıl içinde ekonomik sıkıntılarının artması. Bu nedenle, problemi birebir görmeden, yaşamadan önce 2012 beklentilerimizi tekrar gözden geçirmemize, alınacak tedbirlerin ve ikame edilecek stratejilerin oluşturulmasına gerek olduğu...

Burada çok açık görülüyor ki dünyada yavaş yavaş alım gücü batıdan doğuya doğru kaymaktadır. Dolayısıyla artık pazarlama stratejimizi de buna göre yeniden gözden geçirmek elzemdir.

İstanbul birkaç yıl öncesine kadar maksimum 20 bin odası olan bir turizm sektörüyle pazarda iken, şimdi 70 bin odaya kadar ağırlama olanağı olan ve aynı oranda istihdam gücü barındıran önemli bir kaynak haline gelmiştir. 

“İstanbul” 8000 yıllık bir marka.  Ancak, bu kaynağı artık başıboş bırakmak mümkün değildir. Bu konunun bugünü ve yarınının çok ciddi olarak öngörülüp planlanması gerekmektedir. 

Bu vesile ile hepinize mutlu, bereketli, sağlık ve sevgi dolu bir 2012 diliyorum...

Kathmandu İzlenimleri...


Geçtiğimiz ay sonunda Uluslararası Otelciler Birliği’nin (IH&RA) 49. Genel Kurul Toplantısı için Katmandu’ya 5 gün süren bir ziyarette bulunduk… Böylece uzun bir aradan sonra bu coğrafyayı tekrar görmüş oldum... 

Nepal, 70’li yıllarda dünyada cenneti arayanların, 90’lı yıllarda da doğa ve onun zorluklarıyla birlikte olmayı hayal eden insanların buluştuğu bir yerdi…Şimdi ise kendine turizm açısından yeni bir hedef arayan bir ülke durumunda. Son yıllarda terörün siyasi karışıklıkların dünya kamuoyunda öne çıkmasıyla doğa turizminin güvenliği endişe yaratmış dolayısıyla bu turizmden aldığı payda da kayda değer bir azalma olmuş. Terörün kırsal kesimde yaratmış olduğu korku ve işsizlik, ülke insanlarını kentlere doğru sürüklemiş, dolayısıyla kentlerin doğa ile bütünleşmesi, konut, insan ve hava kirliliği kaosuna dönüşmüş.

Ağırlıklı olarak hinduist olan toplumun en önemli özelliklerinden birisi güler yüzlülükleri ve yumuşaklıkları. Buna rağmen, havalimanında karşılaştığımız bürokratlar ve kamu yöneticilerinin sert ve asık yüzlü halleri tam bir kontrast.

Ülkenin en ilginç yanlarından birisi de şu anda ülkeyi idare eden partinin birkaç yıl öncesine kadar terör faaliyetlerini idare eden Maoist bir örgüt olması! 

Zaten ülkenin şu andaki en sağ partisi ise ılımlı “Komünist Parti”si. Bu da bizim coğrafyada rastladığımız aşırı sağ ile ulusalcı sağ arasındaki yelpazenin tamamen tersi olan bir durum. 

Ortak tarafımız ise turizmi yöneten kadrolarda hedeflerin aynı bizdeki gibi “sayısal” hedefler olması (“-…bu yıl 800 bin kişi biz ziyaret etti, önümüzdeki yıllarda hedefimiz bu rakamı 2 milyona çıkarmak!”) ama sürdürülebilir turizm ve verimlilik konusunda hiçbir endişenin olmaması.

Velhasıl, sürgün Tibet’lilerin bulunduğu Budist manastırları, “reenkarne” olmuş “Dalay”ları ve Himalaya Dağları ile Nepal, insan hayatında en az bir kere ve mutlaka ziyaret edilmesi gereken bir ülke…

29 Ocak 2011 Cumartesi

Berberimle bir Muhabbet!

 Habertürk'te gazeteciliğe de başlayan berberim Şükrü Dudu ile Armada Otel, Ahırkapı'da Hıdrellez Şenlikleri, turizm ve İstanbul üzerine yaptığımız bir sohbetten:


Armada’da da çok güzel etkinlikler oluyor. Özellikle Ahırkapı Hıdırellez Şenlikleri...
Biz fiziğe meraklıyız ama kimyaya geldik mi dururuz. Armada’daki fiziksel sorunlarımızı halledince “Öyle bir şey yapalım ki, sıcak bir mahalle şenliği olsun” dedik. Bölgede ağırlıkla 1945 yılından sonra Makedonya ve Selanik’ten göç eden Romanlar yaşıyor. Bu insanlar geçimlerini müzisyenlik yaparak sağlıyor. Onları da işin içine katmamız gerekiyordu. Yani Hıdırellez biçilmiş kaftandı.

Hıdırellez eski bir gelenek değil mi?
Eskiden çayırlarda kutlanan şenliklerin daha kentsel bir modelini uygulamaya karar verdik. İlk sene 300 kişi katıldı. İkinci sene orkestramızı kurduk. Ahırkapı Büyük Roman Orkestrası böyle bir araya geldi. Bu etkinlik yıllar içinde gelişip öyle çok ses getirdi ki, geçenlerde Boy George’a “Tanıdığınız Türk müzisyen var mı?” diye sormuşlar. O da “Tarkan ve Ahırkapı Büyük Roman Orkestrası’nı tanıyorum” demiş. Geçen sene Ahırkapı Parkı’nda düzenlenen etkinlikte sayımız 100 bin kişiyi aştı. Tabii 100 bin kişi sadece konsere gelmiyor, orada eğleniyor. Çöpçü bile göbek atarak çöp topluyor. 

Sohbetin tamamı şurada!

27 Nisan 2009 Pazartesi

5 Mayıs, Salı, Onuncu Hıdrellez Olacak...

İlk Hıdrellez etkinliğimiz, biraz dostlarla beraber olmak, biraz örf ve adetleri tekrar hatırlatmak, biraz da o yıl yeni açtığımız "Armada Bahçe"nin keyfini çıkarmaya başlamak için bir "5 Mayıs akşamı"na denk getirdiğimiz, 150 kişilik bir dost daveti idi... Bahçe'yi açacak, birşeyler atıştıracak, sonra da sokakta Hıdrellez'i kutlayacaktık. Ancak o sırada dostumuz Kudsi Erguner'in İstanbul'da olması ve onun bize bir jest olarak Melihat Gülses ile birlikte Armada Bahçe'de minik bir konser vermesi davet ile birleştince, davetimiz hedef rakamını aşarak birden 600 kişilik bir sokak etkinliğine dönüştü... Çünkü Hıdrellez ve Kudsi Erguner'i duyan herkes, protokol, davetiye, v.b. aramaksızın koşup gelmiş, büyük bir coşku ve neşe içinde Bahçe'yi ve Ahırkapı Sokak'ı doldurmuştu...

Bahçede insanların üst üste konser izlediği, 600 kişinin, 150 kişi için hazırlanan ikramı sokakta paylaştığı için belki de aç kaldığı bu etkinlik, herhangi bir gün olsaydı belki de "tam bir felaket" diye nitelendirilebilirdi. Oysa o akşam oradaki herkes inanılmaz mutlu ve keyifli görünüyordu. Gece yarısı ateşlerin üzerinden atlandı. Gül saksılarına kırmızı keseler bağlandı. Ertesi sabahı merakla bekliyorduk. Çünkü bir gece önce İstanbul basınının büyük bir çoğunluğu da aramızdaydı. Sabah gerek gelen telefonlar gerek basında çıkan yazılar övgü doluydu...

Sonra bunun bizim başarımızdan değil, insanların o günü "genetik" olarak olumlu algıladıklarından kaynaklandığına hükmettik... Sonraki yıllarda "Ahırkapı'da Hıdrellez Şenlikleri" başlığıyla, her yıl 5 Mayıs'ta bu etkinliği mahallemizdeki herkesle birlikte düzenleyip, bütün İstanbulluları katılmaya davet ettik... Üç yıl önce de etkinlik kurumsallaştı ve artık "Ahırkapı Hıdrellez Şenlikleri Derneği"nin çocuğu oldu!



Bu yıl onuncusunu yapacağımız bu etkinlik, 10 yıl içinde, artık bir mahalle etkinliği olmaktan çıkıp, 150, 3000, 10 bin, 50 bin, 70 bin katılımcı sayısını da aşıp, 100 bin rakamlarına ulaşan, bir "kent etkinliğine" dönüştü. İstanbul'un yaşam kültüründen bir parça, adeta canlandı...
Ama, coğrafyamızda, toplumumuzda, bir olayı gerçekleştirmenin "çok kolay", ancak, sürdürmenin "çok zor" olduğunu da bu on yıl içinde gördük...

Bu etkinliğinin en büyük başarısı, organizasyonun tek bir kurum ve kişi tarafından yapılmaması, 100'e yakın sivil kuruluşun, kamu, yerel yönetim ile elele vererek, yine büyük bir ihtimalle aynı "kalıtımsal olumlu enerji"den dolayı bir araya gelip bu olayı gerçekleştirmesinde yatıyor...
Bu yıl yine 5 Mayıs, Salı akşamı, Hıdrellez şenliklerini Ahırkapı'da gerçekleştireceğiz. Ancak, bu sefer, mahallemizin içinde değil, sahilde bulunan Ahırkapı Parkı'nda! Burada tabii ki "Niye etkinliği eski mahallede yapıyorsunuz? Alıştığımız tadları sürdürürdük..." diyenler çıkabilecektir. Belki de haklılar. Ama bu etkinliğin artan popülaritesi, her yıl katlanarak katılımcı sayısı, gerek güvenlik, gerek organizasyon açısından bizi bu seçeneği tercihe yöneltti.

Ayrıca.... Toplamda on dönümü bulan sokaklar üzerinde yapmış olduğumuz etkinlik, şimdi 30 dönümlük, "toprak ve su ile yakın teması olan" bir alana ve bu alandan da İstanbulluların büyük bir çoğunluğunun önünden geçerken farketmediği, Bukaleon Sarayı'nın ve Sultanahmet Camii'nin "en güzel bir açıdan göründüğü bir nokta"yı keşfetmemizi sağlayacak...

Tabii ki bu 30 dönümlük alan, bize, Hıdrellez'in eski tadını size yeni yorumuyla tattırmak için daha çok olanak sağlıyor. Bunların ayrıntısına burada girmemeyi yeğliyorum. Hem sürprizi kaçmasın, hem de gelip ilk gören siz olun diye!


İstanbul 2010'un sponsorluğunda gerçekleştirilebilen bu yeni hayalimizi sizinle paylaşmak için şimdiden heyecanlanıyoruz...

5 Mayıs 2009, Salı akşamı hep beraber olmak dileğiyle.

13 Şubat 2009 Cuma

Ramiz Baba

Ramiz Zoto ya da herkesin deyişiyle “Ramiz Baba”...

Hizmet sektöründen bir insan... Ramiz Baba’yı anlatırken ne kadar tarafsız olabilirim, bilemiyorum. Çünkü birçok insana “baba”lık yaptıysa da o benim öz babam...
Ramiz Baba ile erken yaşlarımdaki baba-oğul ilişkilerimiz biraz sürtüşme, biraz kavga, bolca da sevgi doluydu. Böyle olması, babamın hizmet sektöründe, gerek servis elemanı gerekse işletmeci olarak çalıştığı işyerlerinde, benim de ya çaycı – kahveci, ya sigara satıcısı, paket servis elemanı ya da komi olarak ona yardım etmem yüzündendi.
Annemle evlendiği gun... Ben “işimi” ne kadar iyi yaptığımı zannetsem de Ramiz Baba, mutlaka eleştirecek bir şey bulur, kavgamız, sonunda benim önlüğümü çıkarmam ile biterdi. Ama babamın en büyük özelliği uzun süre küs kalamaması, kesinlikle kin tutmamasıydı. Bu yüzden kısa bir süre sonra “Gel buraya ulan eş.oglu..ek” der ve tekrar barışırdık.
Ramiz Baba’nın hiç kulağımdan çıkmayan bir sözü vardır. Lokantalarda servis yaparken ona yardım ettiğimde, bazen salatalara zeytin yağı yerine çiçek yağı (o zamanlar “Salat” yağı) koyarsam çok kızardı. “Baba, bunun ne olduğunu kimse anlamaz!” dediğimde, “Oğlum, anlamaz ama hiç kimse anlamasa yüz kişide bir kişi anlar, o zaman biz de rezil oluruz” sözü... O gün bu gün ayrıntılara dikkat ettiğim her an, hep o “yüz kişide bir kişi” aklıma gelir...
Babam, I. Dünya Savaşı’ndan sonra doğduğu ülke Arnavutluk’tan çok genç yaşta İstanbul’a göçmüş. O tarihten tam 63 yıl sonra, bir gün “Yahu, ben memleketimi çok özledim, bir müracaat edelim, belki vize verirler de gideriz” demişti. Vize başvurusundan iki yıl sonra izin çıktı. Böylece doğduğu topraklara 65 yıl sonra yeniden dönen, 4 yaşında iken bıraktığı kız kardeşini 69 yaşına bulan Ramiz Baba’yla müthiş bir hafta geçirmiştim. Bu unutulmaz anıyı burada başka bir yazıda paylaşmam gerek!
Ramiz Baba, karnı aç olanlara, bir de düğün yapmak isteyip de imkânı olmayanlara hiç dayanamaz, bu türlü sosyal hizmetlere kapısını her zaman açık tutardı. Bu da daha sonraları fizik olarak babama gerçekten çok benzediğim için, gittiğim birçok lokantada, “Sen Ramiz’in oğlu musun?” sorusuyla karşılaşıp, yemek sonunda ise “Bizim Ramiz Baba’ya çok borcumuz vardır, dolayısıyla bu yediğiniz yemeği borcumuza sayın” diye para alınmamasıyla bitmiştir.
Ramiz Baba Arnavutluk’tan geldikten sonra ilk olarak Tokatlıyan Oteli’nde komi olarak çalışmaya başlamış, sonra (Galatasaray Lisesi’nin karşısında, şimdiki Mado’nun bulunduğu yerde) Hatay pasBabam ve annem, Bruksel'detanesinde devam etmiş. Daha sonraları Atatürk’ün Ertuğrul yatından tutun, Kervansaray, “Cordon Bleu” (Pangaltı), Desire’ye (Şişli) kadar çeşitli yerlerde hizmet vermiş, son olarak Tarabya’da Şale ve Villa Zarif’te en son da Tarabya Trianon’da işletmeci olarak çalışmıştı. Ramiz Baba 1958’de Rahmetli Süreyya ile Brüksel Uluslararası Fuarı’ndaki Türk pavyonuna da gitmiş, orada kurulan Türk mutfağında da hizmet vermişti. Yandaki resimde bir dinlenme anında annemle birlikte görülüyorlar...

Ramiz Baba’nın müşterileri kapıda mutlaka onu görmek isterdi. Bu yüzden onun olmadığı zamanlar ne kadar iyi olursak olalım, müşteri hiçbir şeyden memnun kalmazdı. Yemek zanaatının psikoloji ile ilişkisi olduğunu ilk defa bu vBir aksam yemeginden sonra...-Ortada babam, sagda annem-esile ile anlamıştım.
Ramiz Baba çok şık giyinirdi. Öyle ki bir müessesede ve bir patronla birlikte çalışırken, müşteriler patron o mu yoksa Ramiz Baba mı, şaşırırlardı. Esasen o zamanlarda servis elemanlarının izin günlerinde şehrin en iyi lokantalarına gidilir, en iyi masalarda oturulur, en pahalı yemekler seRamiz Baba -ayakta,sagdan ikinci-arkadaslariya...çilir ve yine gittikleri
yerdeki meslektaşları tarafından en iyi biçimde karşılanıp, ağırlanırlardı. Yemek boyunca, önce gidilen yerin başarıları öne çıkarılır, sonra da göze çarpan olumsuz taraflar tartışılırdı.

Ramiz Baba “Lokantacılıkta, ne kadar özen gösterirsen göster, her gece muhakkak en az bir masada bir vukuat olur, ya şarap bardağı masaya devrilir, et ya da balığın bir tarafı fazla pişip yanar, ya da kahvenin şekeri yanlış gelebilir” derdi.
Benim büyüyünce ya doktor ya mühendis olmamı isterdi. Ama turizm alanına yönelmemden de mutlu olmuştu. Ramiz Baba, son günlerinde “Sana bir şey bırakmıyorum, ama onurlu bir yaşam bırakıyorum” demişti. Armada Otel’in açılışını görseydi iyi olurdu. Şimdi Ahırkapı Lokantası’na giden koridorda asılı gülümseyen resmi ile geleni gideni sessizce izliyor...

27 Ocak 2008 Pazar

Başlarken: Tarihi Yarımada'da Kültürel Koruma

Armada web sitesine bağlı bu "kişisel web günlüğü"me, en çok aklımı kurcalayan bir konu ile başlamak istedim: "Tarihi yarımada'da kültürel koruma"! Çünkü burada yaşayan, burada çalışan bir İstanbullu olarak, tarihi yarımadanın doğal, kültürel varlıklarının ve özgün mimari mirasının doğru korunması benim için çok önemli... Oysa süregelen uygulamaların bu anlamda içimi rahatlattığını hiç söyleyemiyorum. En çok da neyin, nasıl ve niçin korunacağı konusu üzerinde düşünüyorum... Bu yazıda bu düşüncelerimi paylaşmak istiyorum...

Neyin korunacağı saptanmadıkça koruma yapılamaz. İstanbul'un tarihi yarımadasının kalbi Eminönü ve Sultanahmet için de aynı şey geçerli... Eminönü’ndeki koruma altına alınan bölgeler, New York'un "Central Park"ı kadar bir alan bile tutmuyor. Bu alanda Yunan, Doğu Roma ve Osmanlı medeniyetleri yaşamış. Sonunda bu medeniyeti Cumhuriyet Türkiye'si devraldı. Cumhuriyet'imizin farklı dönemlerinde bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da yani "neyin nasıl korunacağı" konusunda farklı uygulamalar yapıldı.

Yunan ve Doğu Roma devrinde bu bölge ağırlıklı olarak saraylar ve anıtsal eserler bölgesiydi. Osmanlı İmparatorluğu'nda da burada yine saraylar, yüksek rütbeli devlet memurlarının oturduğu konaklar ve anıtsal yapılar yer alıyordu. Osmanlı, yeni yaptığı kamusal ve anıtsal yapılarda genellikle "taş" gibi dayanıklı malzeme kullanmıştı. Varolanları da ya onarmış ya da onların üzerine eklemeler yapmıştı. Ancak iş sivil mimariye yani halkın içinde yaşadığı evler ve benzeri yapılara geldiğinde, hemen hemen tüm örneklerde ahşap kullanıldığını, bunların da 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında bölgede çıkan 150'ye yakın yangınla ortadan kaybolduğunu biliyoruz... Öyle ki aynı dönemde batılı yangın sigortacıları İstanbul'u karlı bir bölge olarak görüp, özel sigorta haritaları yapmışlar...

Cumhuriyet Türkiye'si, Eminönü ve Sultanahmet bölgesini ele aldığında ayakta duran anıtsal binaların yanında, tamamen yanmış, virane bir yerleşim bölgesini de teslim almıştı. Bölgenin böylesine bir "yangın enkazı" olmasından ise en çok yabancı arkeologlar yararlanmış, Doğu Roma İmparatorluğu'nun şehirdeki kalıntılarını bu vesile ile daha kolay incelemişler ve en etkin çalışmalar bu dönemde yapılmıştır. Bu durumdan biraz da rahatsız olan 1930- 1940 dönemi yöneticileri, yangından artakalan alanları 50'şer, 60'ar metrekarelik parselasyonlarla sosyal konut alanlarına dönüştürmüşlerdir. Tahmin edilebileceği gibi, Osmanlı döneminde bu bölgede "eser" niteliği taşıyan sivil mimari örnekleri, bu özelliklerini 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar korumuşlar, Saray'ın ve Saray bürokrasisinin Topkapı Sarayı'ndan ayrılıp, Yıldız ve Dolmabahçe Saraylarına taşınmasıyla bu özelliklerini yitirmişlerdir.

-Hak verilebileceği gibi- önce Saray'ın, daha sonraki yıllarda ise Başkent'in Ankara'ya taşınması ile bölge gerilemeye/ çökmeye / fakirleşmeye başlamış, cazibesini yitirmiştir. Bunun doğal sonucu olarak, burada yeni sivil mimari eserleri yapmanın gerekçesi kalmamış, son olarak 1912'de İshak Paşa yangını bölgede eski eser - sivil eser ne varsa ortadan kaldırmıştır. (*)

Bugün, Koruma Kurulları tarihi yarımadanın bu bölgesini korumak için canla başla çalışmakta, büyük bir ciddiyetle toplantılar yaparak, projeleri didik didik ederek, aslında 1920 sonrası Osmanlı'nın burada kalan en iyi örneklerini değil, 20. yüzyıl başında yapılan "ahşap sosyal konutları" almaktadırlar. Koruma kapsamına alınıp tekrar hayata geçirmede öncelik verilen; bu yapılardır. Dolayısıyla şu anda Sultanahmet için öngörülen koruma, Osmanlı döneminin sivil mimari eserleri olan köşklerin, konakların canlandırılması değil, sosyal konutların olduğu dönemin canlandırılmasını amaçlamaktadır.

Benim gibi, burada yaşayıp, burada çalışan bir grup "hemşehri"den oluşan ve Eminönü ve Sultanahmet'in korunması konusunda endişeler taşıyan "Eminönü Sivil Girişimi" ve koruma konusuna bu bakış açısından bakan diğerleri, neyin nasıl korunacağı konusunun yeniden gündeme getirilmesi, bu konuda ilgili tüm tarafların katılımıyla yapılacak toplantılarda bu konunun değişik görüşlere de kulak verilerek tartışılması ve ortak kararlar alınıp uygulanmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz...

Aksi takdirde bugün Eminönü'nün birçok turistik bölgesinde görülen "Şark Disneyland"ı dekorları, diğer bölgelere de sirayet edebilecektir...

(*) İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 7, S. 438