Sultanahmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sultanahmet etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Nisan 2014 Perşembe

40 YILLIK BİR GECİKMEDEN SONRA...

Gençliğimde, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT) Turizm Bölümü'nde çalışırken, Sultanahmet, Divanyolu Caddesi üzerinde bulunan ofisimizde, dünyanın her tarafından gelen gençlere, uluslararası öğrenci kartı, öğrenci tren - uçak bileti ve enformasyon hizmeti verirdik...
Hippi Yener'in Lokantası- Sultanahmet

Akşamları da yanıbaşımızda bulunan "Pudding Shop"ta veya Kurufasulyeci Hippi Yener'de, onların Avrupa'da başlayan ve Türkiye'den geçerek İran, Afganistan, Hindistan'da devam edip, Katmandu'da sonuçlanan gidiş veya dönüş öykülerini hayranlıkla dinlerdik... O zamanlarda böyle bir öykünün içinde kendimizi hayâl bile etmek imkânsızdı...

 2014 Şubat'ında, Gürel Yontan arkadaşım, Mart başında Hindistan'da, Radjastan bölgesinde bir kamyon ile yapılacak ve 20 gün sürecek bir seyahate çıkacağını, mütevazı otellerde, yerel halkın evlerinde ve çadırlarda konaklayacaklarını söyledi. Sonra da benim, böyle bir seyahat için Müjde'den (eşim) izin almamın dahi söz konusu olamayacağını ekledi!!! Her Türk erkeği gibi ben de böyle bir itham altında kalamayacağım için Internet'ten acentanın (Dragoman) sitesine bağlanıp, hemen o tura kaydımı yaptırdım! Tur, Yeni Delhi'de başlayıp Mumbai'de (Bombay) bitiyordu. Kamyon, bu tür geziler için özel olarak tasarlanmış; üstünde çadırlar, sağında ve solundaki her boşluk piknik masa ve sandalyeleri, mutfak ekipmanları ile donatılmıştı...
Kamyonumuz! "JOY CITY" HATIRASI! Bir TIR ve yanında bizim Kamyon...

14 kişilik grubumuza gelince... O tam bir "uluslararası karma" idi (Avustralya, Fransa, İngiltere, Almanya, İsviçre ve Türkiye!). En yaşlımız Gürel (75), en gencimiz de Lisa (21) idi...
"ELLORA"dayız... Oturanlardan sol baştaki Gürel... Ayakta, sağdan üçüncü de bendeniz...
Her gün sabah 05.00'de uyanıp, malzemelerimizi kamyona yükleyip yola koyuluyor ve 200 - 300 km yol alıyorduk.


Arada çölleri de geçtik... Hem de deve üzerinde!



Hindistan, tam bir kamyon cenneti! Bu kadar çok sayıda ve bu kadar büyük boyutlu kamyonu hayatımda bir arada görmemiştim. Yollar ise ya kötü ya da yapım aşamasında...

 Ortalama saate 30 - 35 km hız ve çok zorlukla yol alabiliyorduk... Bu süre içinde arada bir durup, halkın içine karışmaya da çalışıyorduk...
 
Kamyoncu lokantalarında dinlenip, yemek yiyorduk (şimdi o anların fotoğraflarına baktığımızda biraz dehşete kapılıyoruz!)...
Gürel ile... Bu somyalar hem yatak hem masa!
Akşamları da o günkü turun final noktasında ya çadırlarımızı kuruyor ya da eğer bir şehirde ve otelde kalıyorsak, daha önceki seyyahların tüyolarını okuyup, iyi bir yemek yeri bulmaya çalışıyorduk... Bu macera sırasında birgün, uluslarası vakıfların atölyelerinin birinde, bir tam günü çocuklarla birlikte geçirip, onların yaşam ve oyun alanlarını paylaştık... Bir başka gün, bir ailenin verdiği yemek kursuna katıldık, hep beraber Hint yemekleri yaptık ve yaptıklarımızı birlikte yedik.
Hint mutfağında amatör aşçı olmak!
Hindistan, 1milyar 300 bin kişinin yaşadığı bir ülke... Hinduizm, İsa'dan 1500 yıl önce doğmuş... 3 milyonun üzerinde tanrıları ve bir o kadar da efsaneleri var.
Bu topraklarda 190 milyonun üzerinde de müslüman yaşıyor. (Pakistan'dakinden daha fazla!)
En önemlisi, bu ülkede müthiş bir tarihi miras var! Her gün tapınakları, camiileri, türbeleri, sarayları geziyor...
ve her seferinde de gördüklerimize şaşırıp kalıyorduk... Ben yaşadığım bu coğrafyada, tezatların ne olduğunu iyi bilen bir milletin ferdiyim, ama Hindistan'da bu konuda bildiğim her şeyi unutmak zorunda kalıyorum...





Aslında bu Hindistan Turu'nun tamamı 85 gündü. Biz bu turun 20 günlük kısmına katıldığımızdan, yola devam edecek olanlarla Bombay'da vedalaştık... Evet, böyle bir tura katılmak için belki vakit biraz geç idi, olabilir ama ne demişler? "Geç olması, hiç olmamasından evladır!"

23 Aralık 2011 Cuma

2012'ye Girerken...


2011 yılı, İstanbul’daki turizm sezonu için olabilecek en iyi yıllardan bir tanesiydi... 

Burada, gerek talebin yükselen bir trendde olması gerekse yıllardır hareketsiz olan dövizin yukarı tırmanmasından dolayı özellikle konaklama sektörünün yüzü güldü. Ancak unutulmaması gereken bir şey var! O da ürünümüzün % 60’ını pazarladığımız Avrupa’nın ve % 30’unu pazarladığımız diğer batı ülkelerinin aynı yıl içinde ekonomik sıkıntılarının artması. Bu nedenle, problemi birebir görmeden, yaşamadan önce 2012 beklentilerimizi tekrar gözden geçirmemize, alınacak tedbirlerin ve ikame edilecek stratejilerin oluşturulmasına gerek olduğu...

Burada çok açık görülüyor ki dünyada yavaş yavaş alım gücü batıdan doğuya doğru kaymaktadır. Dolayısıyla artık pazarlama stratejimizi de buna göre yeniden gözden geçirmek elzemdir.

İstanbul birkaç yıl öncesine kadar maksimum 20 bin odası olan bir turizm sektörüyle pazarda iken, şimdi 70 bin odaya kadar ağırlama olanağı olan ve aynı oranda istihdam gücü barındıran önemli bir kaynak haline gelmiştir. 

“İstanbul” 8000 yıllık bir marka.  Ancak, bu kaynağı artık başıboş bırakmak mümkün değildir. Bu konunun bugünü ve yarınının çok ciddi olarak öngörülüp planlanması gerekmektedir. 

Bu vesile ile hepinize mutlu, bereketli, sağlık ve sevgi dolu bir 2012 diliyorum...

5 Ağustos 2010 Perşembe

Ramazan Yaklaşırken...

Ramazan etkinlikleri kültürümüzün çok az erozyona uğramış ögelerinden bir tanesi. Hatta herşeyi çok çabuk tükettiğimiz şu son 50 yılda onların en az darbe alanlarından biri. Mahallemiz olan Sultanahmet'te on - on iki yıl önce son derece kaliteli olarak başlayan ramazan ayı ve onun etrafındaki etkinlikler ise zaman içinde gerek siyasi gerek ekonomik rantlar yüzünden tüketilmiş ve bu yüzden ilgili sivil toplum örgütleri tarafından haklı eleştirilere muhatap olmuştu.

İstanbul 2010 ile birlikte bu etkinlikler de tekrar ele alınmış, Sultanahmet Meydanı'nda kurulan yiyecek içecek standlarının Beyazıt'a taşınmasına karar verilmişti. Ayrıca şu anda planlanmakta olduğunu gördüğümüz başka bazı ilginç kültürel etkinlikler de var. Dahası artık kırsal Anadolu kasabalarında dahi düzeysiz sayılabilecek etkinliklerden daha kentsel ve evrensel etkinliklere doğru bir kayma da sözkonusu.

Öte yandan Türkiye'de ilk kez düzenlenen "Ramazanda Caz" programında da Ahmet Cemal, Yusuf Dhafer, Anouar Brahem, Kutsi Erguner gibi islam dünyasının yakından tanıdığı virtüozlerin İstanbul'a gelerek bu etkinliklere katılacak ve böylece bütün dünyanın dikkatini "Ramazan'da İstanbul"a çekecek olmaları son derece sevindirici.
 
Ancak, bu etkinlikler başlamadan Ayasofya Meydanı'nda kurulan o devasa çadır da hala ruhen kentlileşemediğimizin bir kanıtı mı acaba?

Esasen İstanbul'un gerek konumu gerekse kültürel birikimi Ramazan ayının sadece islam dünyası için değil, bütün dünya için merak edilecek, bu süre içinde orada olunması bir ayrıcalık olarak görülecek bir merkez olması gerekmektedir. 
Ayasofya önüne kurulan devasa çadır...

Dolayısıyla sadece bu döneme has bir "İstanbul'da Ramazan" projesi de tasarımlanmalı ve yönetilmelidir.

27 Ocak 2008 Pazar

Başlarken: Tarihi Yarımada'da Kültürel Koruma

Armada web sitesine bağlı bu "kişisel web günlüğü"me, en çok aklımı kurcalayan bir konu ile başlamak istedim: "Tarihi yarımada'da kültürel koruma"! Çünkü burada yaşayan, burada çalışan bir İstanbullu olarak, tarihi yarımadanın doğal, kültürel varlıklarının ve özgün mimari mirasının doğru korunması benim için çok önemli... Oysa süregelen uygulamaların bu anlamda içimi rahatlattığını hiç söyleyemiyorum. En çok da neyin, nasıl ve niçin korunacağı konusu üzerinde düşünüyorum... Bu yazıda bu düşüncelerimi paylaşmak istiyorum...

Neyin korunacağı saptanmadıkça koruma yapılamaz. İstanbul'un tarihi yarımadasının kalbi Eminönü ve Sultanahmet için de aynı şey geçerli... Eminönü’ndeki koruma altına alınan bölgeler, New York'un "Central Park"ı kadar bir alan bile tutmuyor. Bu alanda Yunan, Doğu Roma ve Osmanlı medeniyetleri yaşamış. Sonunda bu medeniyeti Cumhuriyet Türkiye'si devraldı. Cumhuriyet'imizin farklı dönemlerinde bir çok konuda olduğu gibi bu konuda da yani "neyin nasıl korunacağı" konusunda farklı uygulamalar yapıldı.

Yunan ve Doğu Roma devrinde bu bölge ağırlıklı olarak saraylar ve anıtsal eserler bölgesiydi. Osmanlı İmparatorluğu'nda da burada yine saraylar, yüksek rütbeli devlet memurlarının oturduğu konaklar ve anıtsal yapılar yer alıyordu. Osmanlı, yeni yaptığı kamusal ve anıtsal yapılarda genellikle "taş" gibi dayanıklı malzeme kullanmıştı. Varolanları da ya onarmış ya da onların üzerine eklemeler yapmıştı. Ancak iş sivil mimariye yani halkın içinde yaşadığı evler ve benzeri yapılara geldiğinde, hemen hemen tüm örneklerde ahşap kullanıldığını, bunların da 19. yüzyıl ve 20. yüzyıl başlarında bölgede çıkan 150'ye yakın yangınla ortadan kaybolduğunu biliyoruz... Öyle ki aynı dönemde batılı yangın sigortacıları İstanbul'u karlı bir bölge olarak görüp, özel sigorta haritaları yapmışlar...

Cumhuriyet Türkiye'si, Eminönü ve Sultanahmet bölgesini ele aldığında ayakta duran anıtsal binaların yanında, tamamen yanmış, virane bir yerleşim bölgesini de teslim almıştı. Bölgenin böylesine bir "yangın enkazı" olmasından ise en çok yabancı arkeologlar yararlanmış, Doğu Roma İmparatorluğu'nun şehirdeki kalıntılarını bu vesile ile daha kolay incelemişler ve en etkin çalışmalar bu dönemde yapılmıştır. Bu durumdan biraz da rahatsız olan 1930- 1940 dönemi yöneticileri, yangından artakalan alanları 50'şer, 60'ar metrekarelik parselasyonlarla sosyal konut alanlarına dönüştürmüşlerdir. Tahmin edilebileceği gibi, Osmanlı döneminde bu bölgede "eser" niteliği taşıyan sivil mimari örnekleri, bu özelliklerini 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar korumuşlar, Saray'ın ve Saray bürokrasisinin Topkapı Sarayı'ndan ayrılıp, Yıldız ve Dolmabahçe Saraylarına taşınmasıyla bu özelliklerini yitirmişlerdir.

-Hak verilebileceği gibi- önce Saray'ın, daha sonraki yıllarda ise Başkent'in Ankara'ya taşınması ile bölge gerilemeye/ çökmeye / fakirleşmeye başlamış, cazibesini yitirmiştir. Bunun doğal sonucu olarak, burada yeni sivil mimari eserleri yapmanın gerekçesi kalmamış, son olarak 1912'de İshak Paşa yangını bölgede eski eser - sivil eser ne varsa ortadan kaldırmıştır. (*)

Bugün, Koruma Kurulları tarihi yarımadanın bu bölgesini korumak için canla başla çalışmakta, büyük bir ciddiyetle toplantılar yaparak, projeleri didik didik ederek, aslında 1920 sonrası Osmanlı'nın burada kalan en iyi örneklerini değil, 20. yüzyıl başında yapılan "ahşap sosyal konutları" almaktadırlar. Koruma kapsamına alınıp tekrar hayata geçirmede öncelik verilen; bu yapılardır. Dolayısıyla şu anda Sultanahmet için öngörülen koruma, Osmanlı döneminin sivil mimari eserleri olan köşklerin, konakların canlandırılması değil, sosyal konutların olduğu dönemin canlandırılmasını amaçlamaktadır.

Benim gibi, burada yaşayıp, burada çalışan bir grup "hemşehri"den oluşan ve Eminönü ve Sultanahmet'in korunması konusunda endişeler taşıyan "Eminönü Sivil Girişimi" ve koruma konusuna bu bakış açısından bakan diğerleri, neyin nasıl korunacağı konusunun yeniden gündeme getirilmesi, bu konuda ilgili tüm tarafların katılımıyla yapılacak toplantılarda bu konunun değişik görüşlere de kulak verilerek tartışılması ve ortak kararlar alınıp uygulanmasının gerekli olduğunu düşünüyoruz...

Aksi takdirde bugün Eminönü'nün birçok turistik bölgesinde görülen "Şark Disneyland"ı dekorları, diğer bölgelere de sirayet edebilecektir...

(*) İstanbul Ansiklopedisi, Cilt 7, S. 438