Kasım Zoto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Kasım Zoto etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Şubat 2017 Cumartesi

Annem Olimpia Zoto…


1926 İstanbul’u... Boğaziçi… Giritli göçmen bir anne, İstanbullu bir baba… Anne ev hanımı, baba terzi, Uzunçarşı’da (Mercan’ın üstü) askeri giysiler diken küçük bir atölyenin sahibi. Arnavutköy’de oturuyorlar. Güzel bir Haziran günü Olimpia doğuyor… Olimpia’nın diğer adı Nina. Büyüdüğü zaman herkes ona Bayan Nina diyecek… Nina, ilkokuldan sonra eğitimine Sainte Pulchérie Fransız Ortaokulu’nda devam ediyor. Tam bir mutlu aile tablosu. 

1942 ve Varlık Vergisi… Ülkedeki azınlık nüfusu kapsayan Varlık Vergisi kanunlaştığında baba, ona tahakkuk ettirilen vergiyi ödeyebilmek ve Aşkale’ye sürgüne gitmekten kurtulmak için, ekmek kapısı olan kumaşlarının tümünü satıyor. 16 yaşındaki Nina ise ailesine  yardım edebilmek için, okulu bırakıp, Beyoğlu’ndaki Hatay Pastanesi’nde kasiyer olarak çalışmaya başlıyor. I. Dünya Savaşı’ndan sonra genç yaşta Arnavutluk’tan Türkiye’ye göçen Ramiz Zotoyani babam da o sırada, aynı yerde, şef garson olarak çalışmakta… Bu rastlantı evlilikle sürüyor. Önce Diana, sonra da ben aralarına katılıyorum…
Annem, daha sonra Desiree Pastanesi’nde çalışmış. Oradan sonra da emekli olana kadar Elmadağ’da, Divan Otel’in altındaki Divan Pastanesi’nde yöneticilik yapmıştı. Bayan Nina, 20 yıldan fazla sürdürdüğü bu dönemde, binlerce İstanbullu’nun doğum günü, nişan, nikah, düğün pastalarını, nikah şekerlerini hazırlatmış, selofanlar ve ipek kurdelelerle yaptığı ambalajların güzelliği, anılarda yer etmişti. Öyle ki bazı müşterileri Divan’a geldiğinde o sırada yerinde yoksa, “Bayan Nina geldiğinde gelelim biz o zaman” diye çıkar giderler, siparişlerini ertelerlerdi…
Annem, çok ilkeli bir kadındı. Benim eğitimimde belki bunun da çok büyük etkisi oldu. Öte yandan lise yıllarımda bir özel okula gitmem için de ciddi maddi destek vermişti. 

Bayan Nina’nın en önemli özelliklerinden biri de son bir iki yılı hariç, onu evde dahi, pijamalı gecelikli, saçı başı dağınık, makyajsız görmek mümkün değildi. Bakımına da özen gösterir, kremlerini o zamanlar Sıraselviler’de cilt bakım ürünleri satan bir Fransız mağazasından alırdı. Hatta, şimdiki gibi bunların içleri bitince kutuları atılmaz, mağazaya götürülür, boşalan krem kapları orada doldurulurdu…
“Ânı yaşayan” babamın tam aksine, o hep yarını, hatta on yıl sonrasını düşünür, hayatını buna göre düzenlerdi. Öyle ki yaşlanıp rahatsızlandığında da hep “sonra”yı yani daha fazla yaşamamayı, kimseyi rahatsız etmeden öbür tarafa geçmeyi diliyordu… Dilediği gibi de gitti Bayan Nina… 

26 Ocak 2016 Salı

Kamyonla Thailand, Kamboçya, Laos...

Bangkok'ta Kamyon Turu'muza başlarken... Soldan: Mehmet Güleryüz, ben,
Cem Kasidecioğlu ve Gürel Yontan...

Her yıl olduğu gibi, 2015'de de dostum Gürel Yontan ile yıl bitmeden bir "Adventure Tour"; "Macera Turu" yapmaya karar verdik. Bu kez hedefimiz Uzak Doğu idi. Bu kez, yine bu konunun uzmanı, İngiliz Dragoman acentesi ile yapacağımız "Kamyon Turu"muza Mehmet Güleryüz ve Cem Kasidecioğlu da katıldılar. Böylece 21 gün sürecek; Tayland, Kamboçya, Laos yolculuğumuza başladık. 21 kişilik kamyonda toplam 11 yolcu olduğumuz için, seyahatimizin konforuna diyecek söz yoktu! Aralık ayında yaptığımız bu macera turu süresince gittiğimiz coğrafyada mevsim de ilkbahardı...

Kamboçya vizemizi İstanbul'da, Gümüşsuyu'ndaki Kamboçya Fahri Başkonsolosluğu'ndan kolayca almıştık. Ancak Laos'un ne Ankara ne de İstanbul'da diplomatik temsilciliği var. Bu yüzden Bangkok'a varır varmaz Laos için vize başvurusunda bulunduk. Esasen Laos'un resmi sitesinde her ne kadar "vizeler kapıda veriliyor" diye yazıyorsa da daha önceden Laos'a girmeye çalışan "kapıdan çevrildiğini" bir çok seyahat blogunda okumuştuk. Nitekim, onların çok haklı olduğunu pratikte de gördük...
Tayland ve Kamboçya sınırında...
Tayland'da fazla kalmadık ve kamyonumuzla Kamboçya sınırına yakın Aranyaprathet şehrine doğru hareket ettik.
Tayland sınırını yürüyerek geçtik, sonra Siem Riap'a doğru yola devam ettik.
Arkamız, Angkor Wat tapınakları...
Burası, Unesco Dünya Miras listesindeki en önemli merkezlerden bir olan Angkor Wat tapınaklarının bulunduğu bölge. Gerçekten de insan eliyle yapılmış olan bu tapınaklar, adeta dans ederek doğa ile birleşmiş ve olağanüstü bir görüntüye sahip... Angkor Wat'ı rahat rahat gezmek için iki gün gerek.
Kompong Thom'daki otel odamızın hamakları... Kamboçya.

Biz daha sonra Kamboçya'nın ikinci büyük şehri Kompong Thom'a doğru yola çıktık. Bu şehrin önemi 1975'de ülkede "devrim" yapan ve 6,5 milyonluk ülkenin 2,5 milyon insanını ölüme götüren Pol Pot'un, asıl adı ile Saloth Sar'ın (19 Mayıs 1925 - 15 Nisan 1998) doğduğu yer olması. Hani şu zengin bir toprak sahibinin oğlu olup, Paris Sorbonne'da okuyan, sonra eğitimini yarıda bırakıp, o sırada Fransız sömürgesi olan Kamboçya'da Kızıl Khmer'lerin lideri olan Pol Pot...

Ertesi gün, Kamboçya'nın başkenti Phnom Penh'e gittik. Burada da devrim sırasında insanların işkenceye uğradığı hapishaneyi ki şimdi Tuol Sleng Soykırım Müzesi olarak hizmet veriyor, sonra da en vahşi biçimde öldürülerek gömüldükleri Choeung Ek "Ölüm Tarlaları"nı ziyaret ettik. Beni burada en korkutan şey, şu anda barış içinde yaşayan, uysal ve güleryüzlü bu toplumun 40 yıl önce (ki 40 yaş insan ömrünün yarısı)  1975'te, nasıl olup da böyle bir katliama katılmış ya da katlanmış olabileceği idi... İnsanoğlunun evrenin en tehlikeli bir mensubu olduğunu bundan daha iyi gösteren bir şey olabilir mi?

Mekong Deltası üzerinde Gürel Yontan'la bisiklet turumuz...


Ertesi gün,  Laos sınırına yakın Kratie'ye gittik. Burası da sempatik bir sınır şehri. Mekong Nehri üzerinde, güneşin batışı seyredilmeye değiyor. Mekong deltasının üzerindeki minik adada bisikletle gezmek, nehrin üzerindeki yüzer balıkçı köylerini görmek muhteşem!

Esasen Kamboçya gerçekten de gerek kültür varlıkları gerek doğası ile muhakkak görülmesi gereken bir ülke.

Bir sonraki gün, Kamboçya sınırını geçerek Laos'a vardık. Daha önce de belirttiğim gibi, ülkeye girişte vizelerimizi daha önce almış olmamızın yararını gördük.
Kağnı ile doğa turu!

Aynı gün, Mekong Nehri'nin 8 kilometre eninde yarattığı, irili ufaklı 4000 dolayında adadan oluşan deltayı gördük. Nehir kenarındaki Don Khon adasında, rüya gibi bir yerel misafirhanede konakladık ve maalesef hemen ertesi gün bu güzelim yeri bırakıp, tekrar yola koyulduk ve Laos'un önemli şehirlerinden Pakse'ye vasıl olduk. Burada Dragoman'in bize tanıdığı serbest zamandan yararlanıp, birazcık da konforlu ve şık bir yemek yiyelim istedik ve Kralın metresi için yaptırdığı ancak devrimden ötürü kullanamadığı "Saray"da bir akşam yemeği yedik. Ne var ki sokak lokantalarının lezzeti, Laos Saray'ının yemeklerinde yoktu. Aslında Uzak Doğu mutfağı en basit lokantalarda bile çok lezzetli...
Laos'ta bir köy pazarı ve satıcı çocuk...

Sabahleyin erkenden kent pazarına gidip yiyecek alışverişi yaptık ve Thakek şehrine yakın, kamp kuracağımız alana geldik. Kamp alanı, Mekong Nehri'nin bir kolunun yamacında, müthiş bir doğa harikasıydı. Cem burada bize nefis bir akşam yemeği pişirdi. Yeni Zelandalı, Avustralyalı, İngiliz ve Avusturyalılardan oluşan grubumuzdaki herkes yemeğe bayıldı.

Leblebi çekirdek yerine "Çekirge"!


Luang Prabang'ta "Kuang Si" şelalesi... Laos.
Ertesi gün yolculuğumuz Vang Vieng şehrine doğru devam etti. Laos, ormanları, dağları ve şelaleleri ile muhteşem bir doğaya sahip... Bir sonraki gün Luang Prabang şehrine geldik. Burası, insanda en sevdikleriyle birlikte olma duygusu uyandıran bir "Slow-City"; "Yavaş-Şehir"... Buradaki L'Eléphant lokantasında gezimizin en gastronomik yemeğini yedik. 2 gün bu güzel şehirde kaldıktan sonra İstanbul'a dönmek üzere Bangkok'a uçtuk...
Kamboçya - Laos sınırında düşüncelere dalıyorum:
Özellikle Kamboçya ve Laos, Türkiye'nin 1965 - 70'li yıllarının doğasına sahip ama maalesef, "rant hırsı", bizde yaptığı tahribatı buralarda da yapacak gibi gözüküyor.  Çin sermayesi, kollarını yavaş yavaş uzatmaya başladı. Onlara şöyle haykırmak istiyorum:
"Lütfen bizim yaptığımız yanlışlıkları siz yapmayın!"

22 Ekim 2015 Perşembe

Gene Avrasya Tüneli, Gene Tedirginlik...

Tarihi Yarımadanın çehresini değiştirecek olan Avrasya Tüneli, son safhasını tamamlamış durumda. Tünel delici makinenin görevini tamamladığı ve bu müthiş mühendislik projesi Asya’yı denizaltından lastik tekerlekli araçlar için bağladı. Şimdi 2016 Ağustos’undan itibaren tarihi yarımada trafiğine ilaveten günde minimum 70 bin araç daha bu bölgeden geçecek.  (İnşallah geçer! Aksi takdirde geçmeyen her araç için devlet bütçemizden dolayısıyla cebimizden araç başına 4 dolar ödeyeceğiz…) Volkswagen’in hileli dizel araçları buradan geçmez, ömrümüz de böylece biraz daha uzar.

Yenikapı Feribot İskelesi YAYA YOLU !
1.3 milyar dolarlık bir bütçe ile yapıldığı söylenen bu Tünel, yapım aşamasında insana ve güvenliğe verdiği önemin derecesiyle; hergün binlerce kişinin Aksaray veya Yenikapı’dan tramvay veya Marmaray’dan Yenikapı Feribot İskelesi’ne geçerken yaşadığı perişanlığı ve kaza korkusunu hiçe saydığını göstermiştir. Buna rağmen Avrupa İmar ve Kalkınma Bankası’nın “En İyi Çevresel Ve Sosyal Uygulama Ödülü”nü aldığını iddia eden bu Konsorsiyumun, yapım sırasında göstermediği dikkati işletme sırasında göstereceğini nasıl umalım?



Yukarıda benim çektiğim, Yenikapı'da yayaların yönlendirdiği Feribot İskelesi "yaya yolu"ndan kısa bir canlı görüntü var!

Allah encamımızı hayr'eylesin!

27 Mayıs 2015 Çarşamba

"Şehir Turizminde Ciddi Bir Koordinasyon Eksikliği Var"

Resort Dergisi'nin 149. sayısındaki dosya konularından biri de "Şehir Turizmi" idi. Bu konuda benimle yapılan röportaj 32. sayfada:

"Şehir Turizminde Ciddi Bir Koordinasyon Eksikliği Var"

RESORT Dergisi - “Şehir Turizmi” Haber Dosyası - Nisan 2015
Resort Dergisi- Türkiye’nin şehir turizmindeki durumunu değerlendirir misiniz? Turizmde önemli yol kat etmiş bir ülke olarak Türkiye, bu alanda olması gereken yerde mi?
Kasım Zoto- Türkiye'de “şehir turizmi” deyince akla hemen İstanbul geliyor ama zaman içinde İzmir ve Ankara’nın da onu takip ettiği görülüyor. Yeni bir değişim ise sınırların rahatlaması. Böylece, Gaziantep, Van, Diyarbakır, Mardin, Antakya, Trabzon, Edirne ve benzeri şehirler de bu pazarın adayları.
Türkiye’nin şehir turizmi olması gereken yerde mi? Tabii ki hayır. Bizde “ürün tarlada kendi başına gelişir” yaklaşımı hâkim iken hele...

RD- Şehir turizminde İstanbul önemli avantaj ve potansiyele sahip. Bunları yeterince kullanabiliyor mu?
KZ- İstanbul minimum 2000 yıllık bir marka, tarih, kültür, coğrafi konum olarak önemli bir avantaj ve potansiyel, onu yeterince kullanıyor muyuz? Kent turizmi sadece “yatak üretmek” olarak görülüyor. Oysa genel olarak şehir turizmi; havalimanında başlayan, taksi ile devam eden, otel, yürüdüğünüz yol, yemek yediğiniz lokantalar, kafeler, eğlenebileceğiniz mekânlar, ziyaret edeceğiniz müzeler ve sergiler ve tabii ki şehrin size verdiği güvenlik duygusu demek. Bütün bunlar da çok ciddi bir koordinasyon gerektiriyor…

RD- İstanbul şehir turizmi açısından Avrupa’daki Paris, Roma, Madrid, Londra gibi önemli rakiplerine göre hangi konumdadır? Bu şehirlere göre İstanbul’un avantaj ve dezavantajları nelerdir?
KZ- İstanbul ile sözünü ettiğiniz şehirlerdeki en önemli fark, sektörün sürdürülebilirliliği… Bu şehirlere turist pazarlarından hem hızlı tren hem karayolu ile de ulaşılabiliyor. İstanbul’a ise yüzde seksen - doksan hava yolu ile ulaşılabiliyor. Bugün için İstanbul’a yeni talep olsa da havalimanlarımızın kapasitesi yeterli değil... “Yeni” havalimanı mı? Görmeden paçaları pek sıvamamak gerekiyor.... İstanbul’un avantajı, önemli pazarlara 2 - 3 saatlik uçuş mesafesinde olması ve bu pazarların müşterilerine asıl ilginç gelen ise onun “kültürü, yaşam tarzı ve dinamizmi”...

RD- İstanbul’da şehir turizminde daha çok Avrupa pazarlarının ağırlıkta olduğu görülüyor. Yeni pazarlar için neler yapılmalı?
KZ- Talep Çin, Hindistan, Japonya, Malezya gibi ülkelere yani gittikçe doğuya doğru kayıyor. Bu ülkeler önemli pazar adayları. Yeni pazarlar için önemli olan daha önce yapılan yanlışların daha az tekrarlanması, tıpkı Tirol balıkçılığını bırakıp, sürdürülebilir bir balıkçılık yapsak balıklarımızı tüketmeyeceğimiz gibi!

RD- Türkiye’de şehir turizminde öne çıkmaya aday sizce başka hangi şehirler olabilir? Bu şehirlerin bu alanda ilerlemesi için neler yapılabilir?
KZ- Sınıra yakın kentlerimizde potansiyel var. Bunun için de en önemli unsur siyasettir.

RD- Siz Armada Otel olarak şehrin yerel dokusunu öne çıkaran etkinliklere de zaman zaman imza atıyorsunuz. Şehir turizminin gelişmesinde bu tür girişimlerin rolü ve önemi nedir? Sektör ve kamu bu anlamda yeterince iş birliğine gidiyor mu? Gidemiyorsa nedenleri nelerdir?  
KZ- Yukarıda bahsettiğim gibi bir şehre hiç kimse bir otelde kalmak için gelmez. Şehri gezmek, görmek, tanımak, eğlenmek ve onun doğal, yerel, farklı lezzetlerini tatmak için gelir. Güneyde bir “resort” misafiri, ihtiyaçlarının  yüzde seksen - doksanını kaldığı tesiste sağlar, burada tesisin başarısı aynı zamanda destinasyonun başarısıdır. Ancak şehir turizminde ürün, birbiriyle ilişkili olmayan en az 10 bileşenin bir araya gelmesi ile tamamlanıyor ve memnuniyet ancak o zaman oluşabiliyor. Dolayısı ile burada koordinasyon ve toplu kalite zinciri çok önem taşıyor. İstanbul’un sadece uluslararası turizm pazarından aldığı pay 11 milyar doların üstünde. Ama bu 11 milyar dolarlık sanayinin bir CEO’su yok işte!

27 Ocak 2015 Salı

Friedrichshafen: Endüstri, Çevre ve Sanatın Akılcı Birlikteliği

Geçtiğimiz Aralık ayı bitmeden, Küçük Oteller Derneği'nin, Rational ve Winterhalter firmalarının işbirliğiyle hazırladığı, Almanya bazlı bir eğitim ve tanıtım gezisine 20'nin üzerinde meslekdaşla birlikte katılma fırsatım oldu. Bu gezinin amacı, hem bu sektörde ve bu alanlardaki teknik yenilikleri öğrenmek hem de aynı lisanı konuştuğumuz ve aynı problemleri olan insanlarla birkaç günü birlikte geçirmekti...

Friedrichshafen... 
Seyahat 3 gün sürdü ve bu 3 gün içinde Almanya'yı, Avusturya'yı ve İsviçre'yi gezme fırsatımız oldu. Almanya'da Friedrichshafen'de konakladık. Konstanz Gölü kıyısındaki bu güzel şehir, pek çok zenginliğinin yanısıra bir de Zeplin Müzesi'ne sahip!

Bu gezinin en önemli kazanımları;
* Uzmanlaşmanın önemi: Gezmiş olduğumuz Rational firması neredeyse 1 yüzyıla yakındır sadece profesyonel, çok amaçlı akıllı fırın üretiyor. Winterhalter ise yine buna yakın bir süredir profesyonel bulaşık makinası üretiminde uzmanlaşmış. 
* Ar-Ge'nin önemi: Her iki şirkette de en önemli departmanların Ar-Ge departmanları olduğunu görüp etkilendik. Her iki şirketin de Ar-Ge departmanlarının ana hedefi enerji maliyetlerini düşürmek ve daha etkin ürünler ortaya çıkarmak idi.
* Çevre, Teknik ve Estetik birlikteliği: Gözümüzden kaçmayan başka bir unsur da her iki fabrikanın da bizim ülkemizdeki "fabrika" kavramından çok ötede, bir fabrikadan çok özenle tasarlanmış birer "çağdaş sanat müzesi"ne benzemeleri oldu. Bu da şunu gösteriyor ki eğer istenirse, endüstri doğayı kirletmeden ve onunla uyumlu bir biçimde üretim yapabilir. 
Winterhalter Merkezi ziyaretinden...

Rational ziyareti sırasında...

3 gün çabucak gelip geçti... 

Bütün bunları gördükten sonra Armada için kısa vadede hemen bir akıllı fırın alıp orta vadede de bulaşık makinalarımızı değiştirmeyi planladık...

 (Fotoğraflar için Sayın Gizem Karalar'a özel teşekkürler!)

17 Aralık 2014 Çarşamba

2015'e Girerken Paris'ten Bir Kesit

Galerie Lafayette,
Başaşağı Christmas ağacı!
Türkiye’de turizm potansiyeli olan kentler "yılbaşında aydınlatılmalı mı aydınlatılmamalı mı" tartışması varken, Paris’e -ki benim 13 yıl yaşadığım ikinci şehrime-, biraz iş biraz da turizm amaçlı kısa bir seyahat yaptım. İşte naçizane gözlemlerim:
  • Kentin aydınlatılması geçmiş senelerdeki kadar görkemli değil (tabii gene de İstanbul ile kıyaslanamaz). Yerel yönetimlerde bütçe kısıtlamaları görülüyor.
  • Aynı şey, büyük alışveriş mağazalarında da var. Görmeye alışılan sofistike vitrin süslemeleri ve aydınlatmalar yerine daha idareli bütçeler sarfedilmiş.
  • Alışveriş merkezleri dolu fakat insanların elindeki paketler eskisi kadar yoğun değil.
  • Bir Cumartesi akşamı saat 20.00’de taksi bulmak imkansız iken duraklarda en azından müşteri bekleyen 5-6 arabalık kuyruklar var. Avrupa’da bir ekonomik sıkıntı olduğu her halinden belli.

Les Cocaliers, Languedoc
Yiyecek - içecek: Geçen gün bu sektörden bir meslektaşım Paris’in iyi bir lokantasında alkol hariç, iki kişilik yemek için 700 Euro ödediğini, dolayısıya İstanbul’daki lokanta fiyatlarının makûl olduğunu söyledi. Ben bir Cumartesi günü Paris’in en eski ve en prestijli lokantalarından biri olan "La Tour d’Argent"da 4 kişi bir gastronomik öğlen menüsü ve 2 şişe 2005 Languedoc ​ (Les Cocaliers)​ şarabı dahil 520 Euro ödedim. Akşam olsaydı daha pahalı olabilirdi ama gene de Paris’te en iyi bir ​gastronomik ​ lokantada dahi makûl bir bütçeyle yemek yemek mümkün. Tabii her zamanki durağımız olan Mirama adlı Çin lokantasında “Ravioli aux Crevettes” çorbası ve Le Grand Colbert’de istiridye ​ve​ “Chateaubriand” yemeden de dönmedik...
La Tour d'Argent'dan Paris...


Konaklama: Bu seferki adresimiz de her zamanki gibi fiyat-kalite dengesinin mükemmel olduğu Hotel Langlois idi. ​


Kültür-Sanat: Klâsik müzeleri bir kaç kere gördüğümüz için Georges Pompidou’da Jeff Koons’un sergisini ve Frank Gehry’nin Louis Vuitton Vakfı için yaptığı Boulogne Ormanı’ndaki mimari şaheseri ziyaret etme fırsatı bulduk. Hava sıcaklığının -1 derece olmasına rağmen her iki etkinliğe de 1 saat kuyrukta bekleyerek girebildik. Bu da bu tür etkinliklerin şehir turizmine katkılarının ne kadar önemli olduğunun bir göstergesiydi.

Frank Gehry'nin eseri yapı hakkında geniş bilgi şurada! Arkada Karabey'ler, önde Müjde Mısırlı Zoto....

24 Nisan 2014 Perşembe

40 YILLIK BİR GECİKMEDEN SONRA...

Gençliğimde, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT) Turizm Bölümü'nde çalışırken, Sultanahmet, Divanyolu Caddesi üzerinde bulunan ofisimizde, dünyanın her tarafından gelen gençlere, uluslararası öğrenci kartı, öğrenci tren - uçak bileti ve enformasyon hizmeti verirdik...
Hippi Yener'in Lokantası- Sultanahmet

Akşamları da yanıbaşımızda bulunan "Pudding Shop"ta veya Kurufasulyeci Hippi Yener'de, onların Avrupa'da başlayan ve Türkiye'den geçerek İran, Afganistan, Hindistan'da devam edip, Katmandu'da sonuçlanan gidiş veya dönüş öykülerini hayranlıkla dinlerdik... O zamanlarda böyle bir öykünün içinde kendimizi hayâl bile etmek imkânsızdı...

 2014 Şubat'ında, Gürel Yontan arkadaşım, Mart başında Hindistan'da, Radjastan bölgesinde bir kamyon ile yapılacak ve 20 gün sürecek bir seyahate çıkacağını, mütevazı otellerde, yerel halkın evlerinde ve çadırlarda konaklayacaklarını söyledi. Sonra da benim, böyle bir seyahat için Müjde'den (eşim) izin almamın dahi söz konusu olamayacağını ekledi!!! Her Türk erkeği gibi ben de böyle bir itham altında kalamayacağım için Internet'ten acentanın (Dragoman) sitesine bağlanıp, hemen o tura kaydımı yaptırdım! Tur, Yeni Delhi'de başlayıp Mumbai'de (Bombay) bitiyordu. Kamyon, bu tür geziler için özel olarak tasarlanmış; üstünde çadırlar, sağında ve solundaki her boşluk piknik masa ve sandalyeleri, mutfak ekipmanları ile donatılmıştı...
Kamyonumuz! "JOY CITY" HATIRASI! Bir TIR ve yanında bizim Kamyon...

14 kişilik grubumuza gelince... O tam bir "uluslararası karma" idi (Avustralya, Fransa, İngiltere, Almanya, İsviçre ve Türkiye!). En yaşlımız Gürel (75), en gencimiz de Lisa (21) idi...
"ELLORA"dayız... Oturanlardan sol baştaki Gürel... Ayakta, sağdan üçüncü de bendeniz...
Her gün sabah 05.00'de uyanıp, malzemelerimizi kamyona yükleyip yola koyuluyor ve 200 - 300 km yol alıyorduk.


Arada çölleri de geçtik... Hem de deve üzerinde!



Hindistan, tam bir kamyon cenneti! Bu kadar çok sayıda ve bu kadar büyük boyutlu kamyonu hayatımda bir arada görmemiştim. Yollar ise ya kötü ya da yapım aşamasında...

 Ortalama saate 30 - 35 km hız ve çok zorlukla yol alabiliyorduk... Bu süre içinde arada bir durup, halkın içine karışmaya da çalışıyorduk...
 
Kamyoncu lokantalarında dinlenip, yemek yiyorduk (şimdi o anların fotoğraflarına baktığımızda biraz dehşete kapılıyoruz!)...
Gürel ile... Bu somyalar hem yatak hem masa!
Akşamları da o günkü turun final noktasında ya çadırlarımızı kuruyor ya da eğer bir şehirde ve otelde kalıyorsak, daha önceki seyyahların tüyolarını okuyup, iyi bir yemek yeri bulmaya çalışıyorduk... Bu macera sırasında birgün, uluslarası vakıfların atölyelerinin birinde, bir tam günü çocuklarla birlikte geçirip, onların yaşam ve oyun alanlarını paylaştık... Bir başka gün, bir ailenin verdiği yemek kursuna katıldık, hep beraber Hint yemekleri yaptık ve yaptıklarımızı birlikte yedik.
Hint mutfağında amatör aşçı olmak!
Hindistan, 1milyar 300 bin kişinin yaşadığı bir ülke... Hinduizm, İsa'dan 1500 yıl önce doğmuş... 3 milyonun üzerinde tanrıları ve bir o kadar da efsaneleri var.
Bu topraklarda 190 milyonun üzerinde de müslüman yaşıyor. (Pakistan'dakinden daha fazla!)
En önemlisi, bu ülkede müthiş bir tarihi miras var! Her gün tapınakları, camiileri, türbeleri, sarayları geziyor...
ve her seferinde de gördüklerimize şaşırıp kalıyorduk... Ben yaşadığım bu coğrafyada, tezatların ne olduğunu iyi bilen bir milletin ferdiyim, ama Hindistan'da bu konuda bildiğim her şeyi unutmak zorunda kalıyorum...





Aslında bu Hindistan Turu'nun tamamı 85 gündü. Biz bu turun 20 günlük kısmına katıldığımızdan, yola devam edecek olanlarla Bombay'da vedalaştık... Evet, böyle bir tura katılmak için belki vakit biraz geç idi, olabilir ama ne demişler? "Geç olması, hiç olmamasından evladır!"

2 Aralık 2013 Pazartesi

İSTANBULUN TARİHİ MERKEZİ ALARM VERİYOR...

Dünyadaki Tarihi Merkezler Nasıl Korunuyor?

Dünya şehirlerindeki tarihi merkezlerin, varlıklarını sürdürebilmeleri için fiziki ve kültürel koruma önlemlerinin yanısıra çevre kirliliğinden de korunmaları çok önemli. Bunun için onların bulundukları semtler yayalaştırılıp, yalnızca toplu taşıma sistemleri ve temiz enerji ile çalışan araçların trafiğine açılıyor. Örneğin AB Komisyonu, 2013 yılı başında "fosil yakıt kullanımına dayanan motorlu araçların, birlik ülkelerinde hayat kalitesi ve sağlık açısından çok önemli zararlarının olduğu ve 2010 yılında kıtada hava kirliliği kaynaklı 420.000 erken ölüm vakası kaydedildiğini" açıklamıştı


Biz Ne Yapmak Üzereyiz?

Hal böyle iken, bizim İstanbul, gözümüzün bebeği tarihi merkezimizde, trafik yoğunluğunu yılda en az 25 milyon lastik tekerlekli araçla daha da artıracak bir "Mega mühendislik" projesini başlatmış bulunuyor…

AVRASYA Tüneli Projesi, "yap-işlet-devret" sistemi ile yatırımcı firma tarafından 25 yıl işletilip, sonradan Ulaştırma Bakanlığı'na devredilecek 5.4 km lik bir denizaltı tüneli ile Asya yakasında Göztepe'ye, Avrupa yakasında da Kazlıçeşme'ye kadar uzanan bir alanda, mevcut yolların ıslahı ve gerekli kavşakların ilavesini kapsıyor…

Güzergah. Kaynak: Avrasyatuneli.com

5.4 km uzunluğundaki tünelde oluşacak egzost gazları, (İstanbul siluetini bozmamak için!!! ) Asya'da GATA Hastahanesi civarında 30 metrelik,  Avrupa'da ise Çatladıkapı'da, Bukaleon Sarayı'nın karşısındaki 5 metrelik bacalar ile doğaya salınacak… Boyu diğerinden daha kısa tutulmakla birlikte, 5 metrelik bacadan çıkacak olan gazlar "jet-fan"larla 30 metreye püskürtülecek… İstanbulun "Hâkim Rüzgârları” da bu gazları Marmara Denizi'ne doğru uzaklaştıracak…(Çünkü projede herhangi bir başka hava arıtma önlemi yok!)


Resimler/ Kaynak: TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi- Avrasya Tüneli Raporu

Üstelik, bu tünelden yılda 25.000.000  (günde 70.000 ) araç geçmez ise Kamu, buradan geçmeyen her araç başına 4 Amerikan Doları ödemek zorunda…..

Lastik Tekerlekli Araç Trafiğinin Sağlığa Etkisi….

Bizler, bu bölgede çalışan ve yaşayan insanlar olarak, şehir planlamacısı veya ulaştırma uzmanı olmadığımız için bu konuyu çok fazla irdelemek istemiyoruz… Ama maalesef “Google” denilen bu günümüz bozguncusuna ''Outdoor  Pollution'' ("Açıkhava Kirliliği") diye girip arama yaptığımız zaman :

  • 2012 de 430.000 kişinin akciğer ve mesane kanseri olduğunu, bunun da en önemli tetikleyicisi olan ve "Trafikten oluşan hava kirliliği"nden kaynaklandığını… (Dünya Sağlık Örgütü,  Uluslarası Kanser Araştırmaları Ajansı, Ekim 2013 Basın Bülteni),
  • Trafikten dolayı oluşan kirleticilerin sadece Karbon Monoksit, Karbon Dioksit, Azot Dioksit gibi gazlar değil, sürtünme ile oluşan asfalt, lastik, fren balatası ve dizel partikülleri de olduğunu ve bunların solunum yolu ile vücuda yüklendiğini… (Avustralya Ekoloji Ajansı),
  • Doğaya salınan zehirli gazlar ve partiküllerin, doğaya tekrar Asit Yağmuru, Asit Karı ve Asit Sisi olarak geri döndüğünü... ( Amerikan Çevre Ajansı: http://www.epa.gov ),
  • Açıkhavada trafikte oluşan zehirli gazların, tünellerde 1 ila 3 misli daha fazla açığa çıktığını...

kolayca görüyor ve bunlara benzer sinir bozucu gerçekleri yüzümüze çarpan daha nice bilgi/belge/makale ile karşılaşabiliyoruz…

Kaybetmeden Kazansak?

Geleceğimizin İstanbul’unun, gelecekteki “İstanbul’un Hâkim Rüzgârları”na kalacağı bu “Mega Proje”de acaba...

  • Sağlık Bakanlığı, 25 yıllık bu kullanım süresi içinde oluşacak akciğer ve mesane kanserlerinin  ve ilerde ortaya çıkacak diğer hastalıkların tedavi masraflarının sadece %10’unu (ki bu % 90 tasarruf demektir),
  • Kültür ve Turizm Bakanlığı da yine bu 25 senelik kulanım süresi içinde gerek doğrudan hava kirliğinden gerekse asit yağmurlarından dolayı, Sultanahmet Camii, Ayasofya, Topkapı Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı ve onlarca tarihi yapıda oluşacak yıpranmaları  restore edebilmek için ayıracağı bütçelerden sadece % 10nu (bu da %90 tasarruf demektir)

şimdiden ayırarak, bu projeye bir hava arıtma- arındırma sistemini ekletip, hemen ardından da projelendirilmesini sağlayamaz mı? Eğer bu yapılabilirse, böylece son dönemlerin kilit mini-cümlesi olan “Win-Win” (“Kazan-Kazan”) ruhundan da ayrılmamış oluruz..



19 Mart 2013 Salı

Armada'nın Kardeş Oteli "Armada Pera"nın Doğuş Hikayesi...


1950-1961 arasındaki yıllar İstanbul'u... Hayat ile ilk tanışmam...
Semt; Beyoğlu. Sakızağacı Caddesi ile Tarlabaşı Caddesi'nin kesiştiği noktanın bir alt paraleli olan Eski Çeşme Sokağı'nın köşesinde, bir 19. yüzyıl binasinda oturuyoruz... 

Taksim İlk Okulu'nda, 1. sınıftan 5. sınıfa kadar Fatma Öğretmen'in öğrencisiyim...

Parma Apartmanı 1920'lerde...
Babam İstiklal Caddesi'nde Galatasaray Hamamı'na giden sokağın (eski adı ile Tel Sokak) köşesinde, Hasan İtriyat Deposu'nun üstünde bulunan Türk-Arnavut Yardımlaşma Cemiyeti'nin lokalini işletiyor... Ben de okul çıkışı babama uğrayıp yardım ediyorum...

Pişirdiğim kahve ise çok revaçta! Herkes "-Bırakın da kahveyi çocuk pişirsin" diyor...
Elime geçen bahşişlerle, beni ve ablamı büyüten anneanneme, çok sevdiği tavukgöğsünü Saray Muhallebicisi'nden, yine sevdiği gazozu da mahallemizin Ermeni bakkalından alıp götürüyorum... Anneannem benimle gurur duyuyor... 

İstanbul'da ve özelikle Beyoğlu'nda bir dönemin sonu... Farkına varmadan ona da tanık oluyorum...

Parma Apartmanı- 2012...
2012 yılı ortaları...

Eski dostum Mehmet Pir, Beyoğlu'nda bir binayı restore ettiğini ve otel olarak işletmeye vermek istediğinden bahsediyor... Bina dediği de Osmanlı sarayının terzisi Paul Parma'nın evi; tarihi Parma Apartmanı...

Kendisini içten kutluyorum ancak işletme konusunu Armada açısından hiç üzerime alınmıyorum!

 -çünkü yıllar öncesinden, kendime Ahırkapı'dan yürüyüş mesafesinin dışında hiç bir işe girişmeyeceğime dair  söz vermişim!...- 

Fakat gidip bu 19. yüzyıl binasını da yerinde görüyorum elbette... Ne zaman ki binaya giriyorum, işte o anda çocukluk günlerimi de görmeye başlıyorum... Kendimi o anda ve aynı zamanda iki dakika yürüyüş mesafesindeki Balık Pazarı'nda, alış-verişi yaptığımız Şütte'de, Üçyıldız'da, Sakarya'da da görüyorum... 

Aynı anda da kendime verdiğim sözden dönüp, "Armada Pera"yı açmaya karar veriyorum...
İşte Armada Otel'in kendinden 19 yıl küçük kardeşi Armada Pera'nın dünyaya geliş öyküsü...

Kasım Zoto