27 Ocak 2015 Salı

Friedrichshafen: Endüstri, Çevre ve Sanatın Akılcı Birlikteliği

Geçtiğimiz Aralık ayı bitmeden, Küçük Oteller Derneği'nin, Rational ve Winterhalter firmalarının işbirliğiyle hazırladığı, Almanya bazlı bir eğitim ve tanıtım gezisine 20'nin üzerinde meslekdaşla birlikte katılma fırsatım oldu. Bu gezinin amacı, hem bu sektörde ve bu alanlardaki teknik yenilikleri öğrenmek hem de aynı lisanı konuştuğumuz ve aynı problemleri olan insanlarla birkaç günü birlikte geçirmekti...

Friedrichshafen... 
Seyahat 3 gün sürdü ve bu 3 gün içinde Almanya'yı, Avusturya'yı ve İsviçre'yi gezme fırsatımız oldu. Almanya'da Friedrichshafen'de konakladık. Konstanz Gölü kıyısındaki bu güzel şehir, pek çok zenginliğinin yanısıra bir de Zeplin Müzesi'ne sahip!

Bu gezinin en önemli kazanımları;
* Uzmanlaşmanın önemi: Gezmiş olduğumuz Rational firması neredeyse 1 yüzyıla yakındır sadece profesyonel, çok amaçlı akıllı fırın üretiyor. Winterhalter ise yine buna yakın bir süredir profesyonel bulaşık makinası üretiminde uzmanlaşmış. 
* Ar-Ge'nin önemi: Her iki şirkette de en önemli departmanların Ar-Ge departmanları olduğunu görüp etkilendik. Her iki şirketin de Ar-Ge departmanlarının ana hedefi enerji maliyetlerini düşürmek ve daha etkin ürünler ortaya çıkarmak idi.
* Çevre, Teknik ve Estetik birlikteliği: Gözümüzden kaçmayan başka bir unsur da her iki fabrikanın da bizim ülkemizdeki "fabrika" kavramından çok ötede, bir fabrikadan çok özenle tasarlanmış birer "çağdaş sanat müzesi"ne benzemeleri oldu. Bu da şunu gösteriyor ki eğer istenirse, endüstri doğayı kirletmeden ve onunla uyumlu bir biçimde üretim yapabilir. 
Winterhalter Merkezi ziyaretinden...

Rational ziyareti sırasında...

3 gün çabucak gelip geçti... 

Bütün bunları gördükten sonra Armada için kısa vadede hemen bir akıllı fırın alıp orta vadede de bulaşık makinalarımızı değiştirmeyi planladık...

 (Fotoğraflar için Sayın Gizem Karalar'a özel teşekkürler!)

17 Aralık 2014 Çarşamba

2015'e Girerken Paris'ten Bir Kesit

Galerie Lafayette,
Başaşağı Christmas ağacı!
Türkiye’de turizm potansiyeli olan kentler "yılbaşında aydınlatılmalı mı aydınlatılmamalı mı" tartışması varken, Paris’e -ki benim 13 yıl yaşadığım ikinci şehrime-, biraz iş biraz da turizm amaçlı kısa bir seyahat yaptım. İşte naçizane gözlemlerim:
  • Kentin aydınlatılması geçmiş senelerdeki kadar görkemli değil (tabii gene de İstanbul ile kıyaslanamaz). Yerel yönetimlerde bütçe kısıtlamaları görülüyor.
  • Aynı şey, büyük alışveriş mağazalarında da var. Görmeye alışılan sofistike vitrin süslemeleri ve aydınlatmalar yerine daha idareli bütçeler sarfedilmiş.
  • Alışveriş merkezleri dolu fakat insanların elindeki paketler eskisi kadar yoğun değil.
  • Bir Cumartesi akşamı saat 20.00’de taksi bulmak imkansız iken duraklarda en azından müşteri bekleyen 5-6 arabalık kuyruklar var. Avrupa’da bir ekonomik sıkıntı olduğu her halinden belli.

Les Cocaliers, Languedoc
Yiyecek - içecek: Geçen gün bu sektörden bir meslektaşım Paris’in iyi bir lokantasında alkol hariç, iki kişilik yemek için 700 Euro ödediğini, dolayısıya İstanbul’daki lokanta fiyatlarının makûl olduğunu söyledi. Ben bir Cumartesi günü Paris’in en eski ve en prestijli lokantalarından biri olan "La Tour d’Argent"da 4 kişi bir gastronomik öğlen menüsü ve 2 şişe 2005 Languedoc ​ (Les Cocaliers)​ şarabı dahil 520 Euro ödedim. Akşam olsaydı daha pahalı olabilirdi ama gene de Paris’te en iyi bir ​gastronomik ​ lokantada dahi makûl bir bütçeyle yemek yemek mümkün. Tabii her zamanki durağımız olan Mirama adlı Çin lokantasında “Ravioli aux Crevettes” çorbası ve Le Grand Colbert’de istiridye ​ve​ “Chateaubriand” yemeden de dönmedik...
La Tour d'Argent'dan Paris...


Konaklama: Bu seferki adresimiz de her zamanki gibi fiyat-kalite dengesinin mükemmel olduğu Hotel Langlois idi. ​


Kültür-Sanat: Klâsik müzeleri bir kaç kere gördüğümüz için Georges Pompidou’da Jeff Koons’un sergisini ve Frank Gehry’nin Louis Vuitton Vakfı için yaptığı Boulogne Ormanı’ndaki mimari şaheseri ziyaret etme fırsatı bulduk. Hava sıcaklığının -1 derece olmasına rağmen her iki etkinliğe de 1 saat kuyrukta bekleyerek girebildik. Bu da bu tür etkinliklerin şehir turizmine katkılarının ne kadar önemli olduğunun bir göstergesiydi.

Frank Gehry'nin eseri yapı hakkında geniş bilgi şurada! Arkada Karabey'ler, önde Müjde Mısırlı Zoto....

24 Nisan 2014 Perşembe

40 YILLIK BİR GECİKMEDEN SONRA...

Gençliğimde, Türkiye Milli Gençlik Teşkilatı (TMGT) Turizm Bölümü'nde çalışırken, Sultanahmet, Divanyolu Caddesi üzerinde bulunan ofisimizde, dünyanın her tarafından gelen gençlere, uluslararası öğrenci kartı, öğrenci tren - uçak bileti ve enformasyon hizmeti verirdik...
Hippi Yener'in Lokantası- Sultanahmet

Akşamları da yanıbaşımızda bulunan "Pudding Shop"ta veya Kurufasulyeci Hippi Yener'de, onların Avrupa'da başlayan ve Türkiye'den geçerek İran, Afganistan, Hindistan'da devam edip, Katmandu'da sonuçlanan gidiş veya dönüş öykülerini hayranlıkla dinlerdik... O zamanlarda böyle bir öykünün içinde kendimizi hayâl bile etmek imkânsızdı...

 2014 Şubat'ında, Gürel Yontan arkadaşım, Mart başında Hindistan'da, Radjastan bölgesinde bir kamyon ile yapılacak ve 20 gün sürecek bir seyahate çıkacağını, mütevazı otellerde, yerel halkın evlerinde ve çadırlarda konaklayacaklarını söyledi. Sonra da benim, böyle bir seyahat için Müjde'den (eşim) izin almamın dahi söz konusu olamayacağını ekledi!!! Her Türk erkeği gibi ben de böyle bir itham altında kalamayacağım için Internet'ten acentanın (Dragoman) sitesine bağlanıp, hemen o tura kaydımı yaptırdım! Tur, Yeni Delhi'de başlayıp Mumbai'de (Bombay) bitiyordu. Kamyon, bu tür geziler için özel olarak tasarlanmış; üstünde çadırlar, sağında ve solundaki her boşluk piknik masa ve sandalyeleri, mutfak ekipmanları ile donatılmıştı...
Kamyonumuz! "JOY CITY" HATIRASI! Bir TIR ve yanında bizim Kamyon...

14 kişilik grubumuza gelince... O tam bir "uluslararası karma" idi (Avustralya, Fransa, İngiltere, Almanya, İsviçre ve Türkiye!). En yaşlımız Gürel (75), en gencimiz de Lisa (21) idi...
"ELLORA"dayız... Oturanlardan sol baştaki Gürel... Ayakta, sağdan üçüncü de bendeniz...
Her gün sabah 05.00'de uyanıp, malzemelerimizi kamyona yükleyip yola koyuluyor ve 200 - 300 km yol alıyorduk.


Arada çölleri de geçtik... Hem de deve üzerinde!



Hindistan, tam bir kamyon cenneti! Bu kadar çok sayıda ve bu kadar büyük boyutlu kamyonu hayatımda bir arada görmemiştim. Yollar ise ya kötü ya da yapım aşamasında...

 Ortalama saate 30 - 35 km hız ve çok zorlukla yol alabiliyorduk... Bu süre içinde arada bir durup, halkın içine karışmaya da çalışıyorduk...
 
Kamyoncu lokantalarında dinlenip, yemek yiyorduk (şimdi o anların fotoğraflarına baktığımızda biraz dehşete kapılıyoruz!)...
Gürel ile... Bu somyalar hem yatak hem masa!
Akşamları da o günkü turun final noktasında ya çadırlarımızı kuruyor ya da eğer bir şehirde ve otelde kalıyorsak, daha önceki seyyahların tüyolarını okuyup, iyi bir yemek yeri bulmaya çalışıyorduk... Bu macera sırasında birgün, uluslarası vakıfların atölyelerinin birinde, bir tam günü çocuklarla birlikte geçirip, onların yaşam ve oyun alanlarını paylaştık... Bir başka gün, bir ailenin verdiği yemek kursuna katıldık, hep beraber Hint yemekleri yaptık ve yaptıklarımızı birlikte yedik.
Hint mutfağında amatör aşçı olmak!
Hindistan, 1milyar 300 bin kişinin yaşadığı bir ülke... Hinduizm, İsa'dan 1500 yıl önce doğmuş... 3 milyonun üzerinde tanrıları ve bir o kadar da efsaneleri var.
Bu topraklarda 190 milyonun üzerinde de müslüman yaşıyor. (Pakistan'dakinden daha fazla!)
En önemlisi, bu ülkede müthiş bir tarihi miras var! Her gün tapınakları, camiileri, türbeleri, sarayları geziyor...
ve her seferinde de gördüklerimize şaşırıp kalıyorduk... Ben yaşadığım bu coğrafyada, tezatların ne olduğunu iyi bilen bir milletin ferdiyim, ama Hindistan'da bu konuda bildiğim her şeyi unutmak zorunda kalıyorum...





Aslında bu Hindistan Turu'nun tamamı 85 gündü. Biz bu turun 20 günlük kısmına katıldığımızdan, yola devam edecek olanlarla Bombay'da vedalaştık... Evet, böyle bir tura katılmak için belki vakit biraz geç idi, olabilir ama ne demişler? "Geç olması, hiç olmamasından evladır!"

2 Aralık 2013 Pazartesi

İSTANBULUN TARİHİ MERKEZİ ALARM VERİYOR...

Dünyadaki Tarihi Merkezler Nasıl Korunuyor?

Dünya şehirlerindeki tarihi merkezlerin, varlıklarını sürdürebilmeleri için fiziki ve kültürel koruma önlemlerinin yanısıra çevre kirliliğinden de korunmaları çok önemli. Bunun için onların bulundukları semtler yayalaştırılıp, yalnızca toplu taşıma sistemleri ve temiz enerji ile çalışan araçların trafiğine açılıyor. Örneğin AB Komisyonu, 2013 yılı başında "fosil yakıt kullanımına dayanan motorlu araçların, birlik ülkelerinde hayat kalitesi ve sağlık açısından çok önemli zararlarının olduğu ve 2010 yılında kıtada hava kirliliği kaynaklı 420.000 erken ölüm vakası kaydedildiğini" açıklamıştı


Biz Ne Yapmak Üzereyiz?

Hal böyle iken, bizim İstanbul, gözümüzün bebeği tarihi merkezimizde, trafik yoğunluğunu yılda en az 25 milyon lastik tekerlekli araçla daha da artıracak bir "Mega mühendislik" projesini başlatmış bulunuyor…

AVRASYA Tüneli Projesi, "yap-işlet-devret" sistemi ile yatırımcı firma tarafından 25 yıl işletilip, sonradan Ulaştırma Bakanlığı'na devredilecek 5.4 km lik bir denizaltı tüneli ile Asya yakasında Göztepe'ye, Avrupa yakasında da Kazlıçeşme'ye kadar uzanan bir alanda, mevcut yolların ıslahı ve gerekli kavşakların ilavesini kapsıyor…

Güzergah. Kaynak: Avrasyatuneli.com

5.4 km uzunluğundaki tünelde oluşacak egzost gazları, (İstanbul siluetini bozmamak için!!! ) Asya'da GATA Hastahanesi civarında 30 metrelik,  Avrupa'da ise Çatladıkapı'da, Bukaleon Sarayı'nın karşısındaki 5 metrelik bacalar ile doğaya salınacak… Boyu diğerinden daha kısa tutulmakla birlikte, 5 metrelik bacadan çıkacak olan gazlar "jet-fan"larla 30 metreye püskürtülecek… İstanbulun "Hâkim Rüzgârları” da bu gazları Marmara Denizi'ne doğru uzaklaştıracak…(Çünkü projede herhangi bir başka hava arıtma önlemi yok!)


Resimler/ Kaynak: TMMOB Şehir Plancıları Odası İstanbul Şubesi- Avrasya Tüneli Raporu

Üstelik, bu tünelden yılda 25.000.000  (günde 70.000 ) araç geçmez ise Kamu, buradan geçmeyen her araç başına 4 Amerikan Doları ödemek zorunda…..

Lastik Tekerlekli Araç Trafiğinin Sağlığa Etkisi….

Bizler, bu bölgede çalışan ve yaşayan insanlar olarak, şehir planlamacısı veya ulaştırma uzmanı olmadığımız için bu konuyu çok fazla irdelemek istemiyoruz… Ama maalesef “Google” denilen bu günümüz bozguncusuna ''Outdoor  Pollution'' ("Açıkhava Kirliliği") diye girip arama yaptığımız zaman :

  • 2012 de 430.000 kişinin akciğer ve mesane kanseri olduğunu, bunun da en önemli tetikleyicisi olan ve "Trafikten oluşan hava kirliliği"nden kaynaklandığını… (Dünya Sağlık Örgütü,  Uluslarası Kanser Araştırmaları Ajansı, Ekim 2013 Basın Bülteni),
  • Trafikten dolayı oluşan kirleticilerin sadece Karbon Monoksit, Karbon Dioksit, Azot Dioksit gibi gazlar değil, sürtünme ile oluşan asfalt, lastik, fren balatası ve dizel partikülleri de olduğunu ve bunların solunum yolu ile vücuda yüklendiğini… (Avustralya Ekoloji Ajansı),
  • Doğaya salınan zehirli gazlar ve partiküllerin, doğaya tekrar Asit Yağmuru, Asit Karı ve Asit Sisi olarak geri döndüğünü... ( Amerikan Çevre Ajansı: http://www.epa.gov ),
  • Açıkhavada trafikte oluşan zehirli gazların, tünellerde 1 ila 3 misli daha fazla açığa çıktığını...

kolayca görüyor ve bunlara benzer sinir bozucu gerçekleri yüzümüze çarpan daha nice bilgi/belge/makale ile karşılaşabiliyoruz…

Kaybetmeden Kazansak?

Geleceğimizin İstanbul’unun, gelecekteki “İstanbul’un Hâkim Rüzgârları”na kalacağı bu “Mega Proje”de acaba...

  • Sağlık Bakanlığı, 25 yıllık bu kullanım süresi içinde oluşacak akciğer ve mesane kanserlerinin  ve ilerde ortaya çıkacak diğer hastalıkların tedavi masraflarının sadece %10’unu (ki bu % 90 tasarruf demektir),
  • Kültür ve Turizm Bakanlığı da yine bu 25 senelik kulanım süresi içinde gerek doğrudan hava kirliğinden gerekse asit yağmurlarından dolayı, Sultanahmet Camii, Ayasofya, Topkapı Sarayı, İbrahim Paşa Sarayı ve onlarca tarihi yapıda oluşacak yıpranmaları  restore edebilmek için ayıracağı bütçelerden sadece % 10nu (bu da %90 tasarruf demektir)

şimdiden ayırarak, bu projeye bir hava arıtma- arındırma sistemini ekletip, hemen ardından da projelendirilmesini sağlayamaz mı? Eğer bu yapılabilirse, böylece son dönemlerin kilit mini-cümlesi olan “Win-Win” (“Kazan-Kazan”) ruhundan da ayrılmamış oluruz..



19 Mart 2013 Salı

Armada'nın Kardeş Oteli "Armada Pera"nın Doğuş Hikayesi...


1950-1961 arasındaki yıllar İstanbul'u... Hayat ile ilk tanışmam...
Semt; Beyoğlu. Sakızağacı Caddesi ile Tarlabaşı Caddesi'nin kesiştiği noktanın bir alt paraleli olan Eski Çeşme Sokağı'nın köşesinde, bir 19. yüzyıl binasinda oturuyoruz... 

Taksim İlk Okulu'nda, 1. sınıftan 5. sınıfa kadar Fatma Öğretmen'in öğrencisiyim...

Parma Apartmanı 1920'lerde...
Babam İstiklal Caddesi'nde Galatasaray Hamamı'na giden sokağın (eski adı ile Tel Sokak) köşesinde, Hasan İtriyat Deposu'nun üstünde bulunan Türk-Arnavut Yardımlaşma Cemiyeti'nin lokalini işletiyor... Ben de okul çıkışı babama uğrayıp yardım ediyorum...

Pişirdiğim kahve ise çok revaçta! Herkes "-Bırakın da kahveyi çocuk pişirsin" diyor...
Elime geçen bahşişlerle, beni ve ablamı büyüten anneanneme, çok sevdiği tavukgöğsünü Saray Muhallebicisi'nden, yine sevdiği gazozu da mahallemizin Ermeni bakkalından alıp götürüyorum... Anneannem benimle gurur duyuyor... 

İstanbul'da ve özelikle Beyoğlu'nda bir dönemin sonu... Farkına varmadan ona da tanık oluyorum...

Parma Apartmanı- 2012...
2012 yılı ortaları...

Eski dostum Mehmet Pir, Beyoğlu'nda bir binayı restore ettiğini ve otel olarak işletmeye vermek istediğinden bahsediyor... Bina dediği de Osmanlı sarayının terzisi Paul Parma'nın evi; tarihi Parma Apartmanı...

Kendisini içten kutluyorum ancak işletme konusunu Armada açısından hiç üzerime alınmıyorum!

 -çünkü yıllar öncesinden, kendime Ahırkapı'dan yürüyüş mesafesinin dışında hiç bir işe girişmeyeceğime dair  söz vermişim!...- 

Fakat gidip bu 19. yüzyıl binasını da yerinde görüyorum elbette... Ne zaman ki binaya giriyorum, işte o anda çocukluk günlerimi de görmeye başlıyorum... Kendimi o anda ve aynı zamanda iki dakika yürüyüş mesafesindeki Balık Pazarı'nda, alış-verişi yaptığımız Şütte'de, Üçyıldız'da, Sakarya'da da görüyorum... 

Aynı anda da kendime verdiğim sözden dönüp, "Armada Pera"yı açmaya karar veriyorum...
İşte Armada Otel'in kendinden 19 yıl küçük kardeşi Armada Pera'nın dünyaya geliş öyküsü...

Kasım Zoto